Terörü beslemek: Radikaller nasıl yaratılıyor?

191

Terörü beslemek: Radikaller nasıl yaratılıyor?
Grup dinamikleri psikolojisi, sıradan insanları radikalliğe sürükleyen etkenleri açıklamada büyük katkı sağlıyor.

Özet
Grup Halinde Radikalleşmeyi Anlamak

Teröristleri sadist ve psikopat bireyler olarak görüyor olabiliriz ancak sosyal psikolojiye göre teröristler yüce ve adil olduğuna inandıkları bir amaç için zarar vermeye grup dinamikleri tarafından itilen, çoğunlukla sıradan insanlardır.
Terörizm, bu grup dinamiklerini yeniden öyle şekillendiriyor ki radikal liderlik herkese daha çekici geliyor. Örneğin IŞİD’in Batıdaki ılımlı olmayan politikacıları kullanması gibi, bu ılımlı olmayan politikacılar da kendilerine verilen desteği artırmak için IŞİD’i kullanıyorlar.
Başkalarının değer verilen bir kimliği yanlış algıladığını ya da inkar ettiğini görmek – biz buna yanlış tanınma diyoruz – otoritelere karşı sistematik olarak öfke ve kuşku duyulmasına neden oluyor.

Terörizmin hızlı ve öldürücü yükselişi, günümüzün en tedirgin edici eğilimleri arasında yer alıyor. 2015 yılı Küresel Terörizm Endeksine göre terörle bağlantılı olarak ölen insan sayısı 2000’de 3.329 iken 2014 yılında 32.685 olarak kaydedildi; yani 21. yüzyılın başından beri yaklaşık 10 kat arttı. Bu ölümlerin sayısı, sadece 2013-2014 yılları arasında yüzde 80 oranında arttı.

Bu yükseliş, bir bütün olarak toplum tarafından olduğu kadar sosyal psikologlar tarafından da acilen yanıtlanması gereken bir dizi soruyu gündeme getiriyor: Radikal gruplar insanlara karşı nasıl bu kadar zalim olabiliyorlar? Barbarca uyguladıkları şiddet, dünyanın her yerinden genç insanlara neden çekici geliyor? Bu grupların üyeleri nasıl insanlar ve masum canları hedef alırken ne düşünüyorlar?

Çoğu insan hemen şu sonuca varıyor: Sadece ruh hastaları ya da sadist insanlar – yani bizden tamamen farklı kişiler – intihar bombacısı olabilir ya da bir cellat gibi can alabilir. Ancak ne yazık ki bu, kusurlu bir varsayım. 1960’lı ve 1970’li yıllarda yapılan klasik çalışmalar sayesinde dengeli ve uyumlu kişilerin bile, hiçbir kin beslemedikleri insanlara ciddi boyutlarda zarar verebildiklerini biliyoruz.

Stanley Milgram’ın çok sık anılan “otoriteye itaat” araştırması, çalışmaya gönüllü olarak katılan kişilerin, ölümcül olduğuna inandıkları elektrik şoklarını, beyaz önlüklü bir araştırmacının istediği şekilde, başka insanlara vermeye istekli olduğunu göstermişti. Philip Zimbardo’nun ünlü (ancak pek iyi anılmayan) Stanford Hapishanesi Deneyi de kendilerine gardiyan rolü verilen üniversite öğrencilerinin mahkum rolündeki öğrencilere kötü ve küçük düşürücü şekilde davranabildiklerini ortaya çıkarmıştı.

Bu çalışmalar, belli koşullar altında neredeyse herkesin aşırı şiddet içeren eylemlerde bulunmak üzere yönlendirilebileceklerini kanıtlamıştı. Yani bu, teröristler için de geçerli. Psikolojinin penceresinden bakılırsa radikal gruplara bağlı olan kişilerin çoğu, biz ne kadar aksini düşünmek istesek de, Milgram’ın ya da Zimbardo’nun araştırmalarına katılan normal Amerikalılardan daha canavar değil.

Antropolog Scott Atran’ın bu tür katiller üzerinde uzun süredir yaptığı çalışmalardan çıkardığı sonuçlara dayanarak vurguladığı gibi, bunların çoğu sıradan insanlar. Atran, 2010 yılında yayımladığı kitabı Talking to the Enemy’de herhangi birinin fanatik bir bireye dönüşmesinde, doğuştan gelen bir kişilik kusurunun değil üyesi olduğu grubun kişiyi değiştiren dinamiğinin rol oynadığını açıklıyor.

Milgram ve Zimbardo’ya göre bu grup dinamiklerinin uyum – yani bir lidere itaat veya çoğunluğun görüşüne katılma – ile bir ilgisi olmalıydı. Fakat bu deneylerden sonraki elli yıl içinde, insanların grup içinde ve gruplar arasında sergiledikleri davranışlar ile ilgili daha fazla şey öğrendik. Son bulgular, bireylerin gruplar içinde zombilere dönüştüğü ya da beyinlerinin karizmatik yobazlar tarafından kolayca yıkanabileceği görüşünün sorgulanmasına neden oluyor. Bu yeni bilgiler, terörist olmak isteyen kişilerin psikolojisi ve onları radikalleşme yolunda hazırlama olasılığı olan deneyimler ile ilgili yepyeni bir bakış açısı sunuyor.

Özellikle radikalleşmenin kendi kendine olmadığını, aşırı uçların gruplar arasında yaratmak, kullanmak ve kızıştırmak istedikleri anlaşmazlıkların da etkisi olduğunu öğreniyoruz. Eğer Müslüman olmayan yeterince kişiyi tüm Müslümanlara korku ve düşmanlıkla yaklaşma konusunda kışkırtabilirseniz, daha önce çatışmadan kaçınmış olan Müslümanlar ötekileştirildiklerini düşünmeye başlayarak aralarındaki daha radikal seslere kulak vermeye başlayabilirler. Benzer şekilde yeterli sayıda Müslüman’ı tüm Batılılara düşmanca davranma konusunda kışkırtabilirseniz, Batıda da büyük çoğunluk daha saldırgan liderleri desteklemeye başlayabilir. Genellikle Müslüman radikaller ile İslamofobiklerin birbirlerinin tam karşısında olduğunu düşünürüz ancak bu iki grup ayrılmaz şekilde iç içe geçmiştir. Bunun farkına vardıktan sonra terör belasının çözümünü “onlar”da olduğu kadar “kendimiz”de de aramamız gerektiğini anlıyoruz.

Liderin peşinden gitmek
Milgram ve Zimbardo’nun bulguları, neredeyse herkesin kötü davranışlarda bulunabileceğini göstermişti. Ancak sonuçları daha yakından incelersek birçok katılımcının öyle davranmadığını görebiliriz. Peki öyle davrananların farkı neydi? Sosyal psikolog Henri Tajfel ve John Turner’ın 1980’lerde yaptıkları öncü çalışma, konuyla ilgisi olmasa da, bu soruya kısmen yanıt veriyor. Bir grubun davranışı ile grubun liderlerinin nihai etkisinin birbiriyle ilişkili iki etkene bağlı olduğunu öne sürdüler: özdeşleşme ve özdeşleşememe. Bireyin bir grubun, muhtemelen şiddet noktasına kadar, takipçisi olması için kendini grubun üyeleri ile özdeşleştirmesi ve aynı zamanda grubun dışındaki insanlarla bağını kopararak onlara karşı olan tüm ilgisini yitirmesi gerekir.

Zimbardo ve Milgram’ın yaklaşımlarını yeniden değerlendirdiğimiz çalışmamızla bu dinamikleri doğruluyoruz. Farklı birkaç çalışmada, Tajfel ve Turner’ın önerdiği gibi, katılımcıların sadece hizmet etmeleri istenen amaçla özdeşleşebildikleri ve zarar verdikleri kişilerle özdeşlik kurmadıkları sürece zulmedici şekilde davranmak istediklerini gördük. Amacın ne kadar değerli olduğuna inanırlarsa eylemlerinin o kadar esef verici ancak gerekli olduğunu savunuyorlar.

Bu anlayış, yani bir insanın ne kadar ileri gidebileceğini uyum sağlama baskısının değil sosyal kimliğin kontrol ettiği anlayışı, teröristleri harekete geçirenin aslen ne olduğuna dair bulgularla uyum içindedir. Adli psikiyatr ve eski CIA vaka istihbarat görevlisi Marc Sageman, 2004 yılında yayımlanan Understanding Terror Networks kitabında teröristlerin genellikle yaptıklarının bilincinde olan gerçek destekçiler olduklarına dikkat çekiyor. “Mücahitler coşkulu katillerdi,” diyor “sadece sosyal baskılara veya grup dinamiklerine göre hareket eden robotlar değil.” Sageman, Usame bin Ladin ve IŞİD’in lideri Ebu Bekir el-Bağdadi gibi etkili liderlerin önemli olduğunu reddetmiyor ancak liderlerin operasyonları yönetmek, talimat vermek ya da ipleri elde tutmaktan ziyade ilham verme görevleri olduğunu öne sürüyor.

(Usame bin Ladin, 1998)
(Usame bin Ladin, 1998)

Gerçekten de işin beyinlerinin terör faaliyetlerini planladığına dair, medyanın bu olayları haber yaparken genellikle kullandığı dile karşın, çok az kanıt bulunuyor. Bu da bizi grup dinamikleri ile ilgili düşüncelerimizdeki ikinci değişikliğe getiriyor. Gözlemlerimize göre, insanlar kötücül otoritelerin ya da tersi yönde eğilime sahip otoritelerin etkisi altında olduklarında genellikle köle gibi itaat etmiyorlar, onun yerine grubun hedeflerini desteklemek için kendilerine farklı yollar buluyorlar. Örneğin Stanford Hapishane Deneyinden sonra en hevesli gardiyanlardan biri kötü davrandığı mahkumlardan birine, “Benim yerimde olsaydın sen ne yapardın?” diye sormuş. Mahkum şöyle yanıtlamış: “Senin kadar yaratıcı olacağımı sanmıyorum. Yaptıklarıma bu kadar hayal gücü katamazdım sanırım. Benim yaptığım böyle bir şaheser olmazdı.” Teröristler de hem özerk hem de yaratıcı olmaya çalışıyorlar. Bu gruplarda hiyerarşik bir komuta yapısının olmaması da terörizme karşı koymanın bu kadar zor olmasının nedenlerden biri.

Peki terör liderleri doğrudan emir vermiyorlarsa nasıl bu kadar bağlı ve yenilikçi destekçiler çekebiliyorlar? Son yirmi-otuz yılda yapılan diğer keşifler (Michael J. Platow ile birlikte yazdığımız 2011’de yayımlanan The New Psychology of Leadership isimli kitabımızda özetlenmektedir) liderlerin, üyelerin kendi deneyimlerini bir çerçeveye oturtmalarına yardım ederek, paylaşılan bir kimlik duygusu ve grup için amaç oluşturmada oynadığı rolü vurguluyor. Ortak bir amaç oluşturarak destekçilerine yetki verirken bu amaca şekil vererek de kendilerine yetki veriyorlar. Milgram ve Zimbardo’nun deneyleri, paylaşılan bir kimliğin nasıl oluşturulduğu ve bu amacın daha sonra yıkıcı sonuçlar elde etmek için insanları harekete geçirmek için nasıl kullanıldığına dair örnekler sunuyor. Milgram ve Zimbardo’nun çalışmalarına katılanları bilimsel gelişme adına zarar vermeye ikna etmeleri gibi, başarılı liderlerin de düşündükleri girişimi gruplarına onurlu ve yüce bir amaç olarak satmaları gerekir.

Hem El-Kaide hem IŞİD bu stratejiyi kullanıyor. Sempatizanlarına hitap etmelerini sağlayan büyük bir etken, terörü Muhammed Peygamber’in döneminde yaşanan huzurlu zamanlardaki gibi daha iyi bir toplum yaratmak için teşvik etmeleri. Arizona Üniversitesi gazetecilik bölümü profesörü Shahira Fahmy, geçen yıl IŞİD’in propagandalarının sistemli bir analizini yaparak yaklaşık olarak sadece yüzde 5’inin Batıdaki ekranlarda görülen türden tipik acımasız şiddeti dile getirdiğini gördüler. Büyük çoğunluğu tüm Müslümanları uyum içinde birleştiren “ülküsel hilafet” düşünü ön plana çıkarıyor. Ayrıca IŞİD’in başarılı olmasını sağlayan ve onu El-Kaide’den daha tehlikeli yapan önemli bir unsur, IŞİD liderlerinin devlet olduklarını iddia etmeleri. En azından destekçileri, IŞİD’in bu ütopik hilafeti gerçekleştirmek için gerekli imkanlara sahip olduğunu düşünüyor.

Ancak liderlerin, özellikle çatışma ve şiddeti teşvik eden liderlerin güvenilirliği ve etkisi sadece söyledikleri ve yaptıklarına değil rakiplerinin davranışlarına da bağlı. Bu gerçek, Haslam ve Londra Ekonomi Okulu’ndan Ilka Gleibs’ın insanların liderlerini nasıl seçtiğini görmek için yaptığı bir dizi deneyle kanıtlanmış oldu. Temel bulgulardan biri, eğer grupları kavgacı bir grupla rekabet halindeyse, insanların kavgacı bir lideri destekleme eğiliminde oldukları. Cumhuriyetçi aday Donald Trump’ın tüm Müslüman göçmenlerin düşman olabilecekleri ve ABD’ye girmelerine izin verilmemesi gerektiğini önermeden önce bunu düşünmesi akıllıca olabilirdi. Bu tür ifadeler, radikallerin güç kaybetmesini sağlamak yerine, radikallerin amaçlarının çekiş gücünü kuvvetlendiren dayanıklılığı sağlıyor. Gerçekten de Trump’ın sözlerinden sonra El-Kaideye bağlı bir grup, bu sözleri taarruzunun bir parçası olarak yeniden yayınladı.

Gri bölge
IŞİD’in Batıda ılımlı olmayan politikacıları kullanması gibi, bu politikacılar da kendilerine verilen desteği artırmak için IŞİD’i kullanıyorlar. Bu alışveriş, Yeni Zelanda’daki Waikato Üniversitesi’nden din alimi Douglas Pratt’ın grup halinde radikalleşme olarak adlandırdığı sürecin bir parçası. Terörizmin gerçek gücü de burada; bir grup diğer grupları kışkırtarak kendisinin tehlikeli olarak görülmesini sağlamak üzere bunu kullanabilir ve bu da destekçilerin husumet telkin eden liderlerin etrafında birleşmesini sağlayabilir. Terörizm, korku salmaktan çok intikam ve daha fazla çatışma tohumu ekme derdindedir. Londra King’s College’daki Uluslararası Radikalleşme ve Siyasi Şiddet Araştırmaları Merkezi’nden araştırma görevlisi Shiraz Maher, IŞİD’in Batılı ülkeleri kışkırtarak, bu ülkelerin, Müslüman topluluklarının içinde bulundukları toplumlara aidiyet hissetmelerini zorlaştıracak şekilde tepki vermelerini sağlamayı çalıştığına dikkat çekti.

2015 yılının Şubat ayında, IŞİD’in yönetimindeki Dabiq dergisinde “Gri Bölgenin Yok Oluşu” başlıklı bir başyazı vardı. Yazının altında imzası olanlar, birçok Müslüman’ın Batıyı düşmanları olarak görmeyip Suriye’den ve Afganistan’dan kaçan birçok mültecinin Batılı ülkeleri fırsatlar diyarı olarak görmelerinden yakınıyorlardı. Yapıcı bir şekilde bir arada yaşamın var olduğu “gri bölge”ye son verilmesini ve dünyanın Müslümanlar ile Müslüman olmayanların birbirinden tamamen ayrıldığı ve herkesin ya IŞİD destekçisi ya da kafir olduğu bir yer olmasını istiyorlardı. Fransa’nın Charlie Hebdo dergisinin merkezine yapılan saldırıları da aynı şekilde açıkladılar: “Dünyadaki ayrılmayı daha da artıracak olan ve Hilafetin dünya sahnesine çıkmasıyla çapı genişleyen başka bir olayın zamanı gelmişti.”

Kısaca terörizm, tam olarak bir kutuplaşma meselesi. Yani terörizm gruplar arasındaki ilişkileri öyle ayarlamalı ki radikal liderlik, radikal bir dünyayla başa çıkmanın en akla yatkın yolu olarak görünmeli. Bu bakış açısıyla terörizm, anlamsız yıkımın tam tersidir. Kavgacı liderlerin etrafında destekçi toplamak için uygulanan, bilinçli ve etkili bir stratejidir. Dolayısıyla radikal liderlerin terörizmi desteklemeye neden devam ettiklerini anlamak istiyorsak hem onların eylemlerini hem de bizim tepkilerimizi mercek altına almamız gerekir. Geçen Kasım ayındaki Paris katliamından sonra David Rothkopf’un Foreign Policy’deki yazısında ifade ettiği gibi “terörizm karşısında aşırı tepki vermek kesinlikle yanlış. Çünkü teröristlerin istediği tam olarak bu… Bu tepkiler, teröristlerin yapacağı işi teröristler için yapıyor.”

Günümüzde birçok ülke terörizmle mücadelede bizim verdiğimiz tepkilerin bahsi nasıl yükselttiğine pek bakmıyor. Bu girişimler sadece bireylere odaklanıyor ve ayrımcılık, bir ebeveynin kaybedilmesi, zorbalık, yer değiştirme ya da bireyin kafasını karıştıran, bireyi kararsızlığa iten veya yalnız bırakan bir durumla benlik duygusu ve amacın bir şekilde baltalanması ile radikalleşmenin başladığını farz ediyor. Psikolog Erik Erikson özellikle hala sağlam bir kimlik oluşturma sürecinde olan genç bireylerin bu türden bir raydan çıkmaya karşı savunmasız olduklarına dikkat çekmişti [bkz. “Escaping Radicalism” – Dounia Bouzar, sayfa 40]. Bu durumda, yüce bir amacın peşinde olan ve destekleyici bir topluluk sunduklarını iddia eden radikal gruplar için kolay av haline geliyorlar.

Bunun insanları terörist grupların içine çeken sürecin önemli bir parçası olduğundan hiçbir şüphemiz yok. Küçük grup bağlarının önemini gösteren birçok bulgu var ve Atran ve Sageman’a göre Müslüman teröristler, tipik olarak yakın arkadaşlarının ve yakınlarının olduğu grupların çevresinde toplanıyor. Ancak bu tür sadakat tek başına, Sageman’ın “özgüllük sorunu” olarak adlandırdığı konuyu ele almak için yeterli değil. Birçok grup, ortak bir amaç etrafında paydaşlık bağları sağlar. Spor grupları, kültür grupları ve çevre grupları böyle gruplardır. Müslüman grupların da dahil olduğu dini grupların bile büyük çoğunluğu şiddet kışkırtıcılığı yapmadan cemaat ve anlam ihtiyacını karşılar. Peki bazıları neden şiddetli çatışma öğüdü veren bazı Müslüman gruplara kapılıyor?

Biz bu grupların avuntu ve destekten çok daha fazla şey sunduklarını savunuyoruz. Bu gruplar, üyelerinde duygular uyandıran ve yaşadıklarını anlamlandırmalarına yardımcı olan hikayeler de anlatıyor. Bu durumda bizim yapmamız gereken saldırgan Müslüman grupların yaydıkları, Batının tüm Müslümanlardan nefret eden ezeli bir düşman olduğu gibi düşünceleri ciddi bir şekilde incelemek. Bizim verdiğimiz grup tepkilerinin “çoğu” Müslüman azınlığın içindeki radikalleştirici sesleri bir şekilde haklı mı çıkarıyor? Polis, öğretmenler ve diğer öne çıkan isimler Batıda yaşayan genç Müslümanların kendilerini dışlanmış hissetmelerine ve devleti koruyucu bir kurum olarak değil de düşmanları olarak görmelerine mi neden oluyor? Eğer durum böyleyse bu Müslümanların davranışları nasıl değişiyor?

Bunu anlamak için ilk adım olarak Reicher, İngiltere’deki Bath Üniversitesi’nden psikolog Leda Blackwood ve İskoçya’nın Dundee Üniversitesi’nden psikolog Nicholas Hopkins ile birlikte çalışarak 2013 yılında İskoçya hava alanlarında birçok kişi ve grupla konuştu. Ulusal sınırlar olan havaalanları, aidiyet ve kimlik ile ilgili net işaretler verir. Birçok İskoç’un – Müslüman olanlarda ve Müslüman olmayanlarda benzer şekilde – yurt dışına yaptıkları seyahatlerinden döndüklerinde çok net bir “eve dönüş” hissine sahip olduğunu gördük. Yine de Müslüman olan birçok İskoç’a, hava alanında güvenlikten geçtikleri sırada şüpheyle yaklaşılmıştı. Beni neden kenara çektiler? Bana neden bütün bu soruları sordular? Çantamı neden aradılar? 28 yaşındaki genç bir işçi şöyle demişti: “Beni seçtiklerinde ‘Ben şu an neredeyim?’ diye düşündüm. İskoçya’yı evim olarak görüyorum. Neden beni kendi evimde durduruyorlar? Neden kendi evimde ötekiymiş gibi hissetmeme neden oluyorlar?”

Başkalarının değer verilen bir kimliği yanlış algıladığını ya da inkar ettiğini görme durumuna “yanlış tanınma” dedik. Bu durum, otoritelere karşı sistematik olarak öfke ve kuşku duyulmasına neden oldu. Bu, bireylerin dışarıdan İngiliz gibi görünen kişilerle aralarına mesafe koymalarına yol açtı. Böyle bir deneyimden sonra Müslüman bir İskoç, bundan sonra kendisini küçük düşüren kurumlara güven duyulmasını savunmaya devam ederse komik görüneceğini düşündüğünü söyledi.

Başka bir deyişle, yanlış tanınma, kendilerini önceden Batıyla uyum içinde hisseden ve daha fazla kutuplaşma olmasını önlemek için en iyi adaylar olan kişileri susturabiliyor. Açık söylemek gerekirse, yanlış tanınma, normalde ılımlı olan insanları bir anda teröristlere ya da radikallere dönüştürmedi. Ancak güç dengesini “Otoriteyle iş birliği yapın; onlar sizin dostunuz.” diyen liderlerden “Otoriteler sizin düşmanınız.” diye ısrar edenlere doğru kaydırmaya başladı.

Eğitici bir öykü
Bu yanlış tanınma ve sonuçları üzerindeki analizimizi bir adım daha ileriye taşıyabiliriz. Zimbardo’nun hapishane deneyini kendi araştırmamıza uyarladığımızda, eşit güce sahip olmayan iki grubu karıştırdığımızda neler olduğunu yeniden incelemek istiyorduk. Evvela, sosyal kimliğin grup dinamiklerini nasıl etkilediğine dair yeni teorilerin bazılarını denemek istiyorduk. Örneğin mahkumların, gruplarından ayrılma umutları olmadığında kendi gruplarıyla özdeşlik kuracaklarını düşünüyorduk. Bu nedenle önce mahkum rolü verilen gönüllülere eğer doğru özellikleri sergilerlerse gardiyanlığa terfi edilebileceklerini söyledik. İlk terfilerden sonra da başka değişiklik yapılmayacağını bildirdik. Oldukları yerde mahsur kalmışlardı.

Bu değişikliklerin etkilerini birçok yayında ele aldık ancak daha önce yazmadığımız bir bulgumuz var ve bu, radikalleşme ile özellikle ilgili olan bir gözlem. Çalışmanın başlangıcından itibaren mahkumlardan biri çok açık bir şekilde sonradan gardiyan olmayı istiyordu. Gardiyanları birleştirip bir ekip olarak çalışmalarını (gardiyanlar bu konuda sorun yaşıyorlardı) sağlayabileceğini düşünüyordu. Diğer mahkumlar onunla alay ediyorlardı; isyan etmekten söz ediyorlardı ama o umursamıyordu. Sonra terfi sürecinde gardiyanlar bu mahkumu gözden kaçırdılar ve onun daha zayıf ve daha az etkili olduğunu düşündüğü birini terfi ettirdiler. Mahkumun gardiyan kişiliğine sahip olduğu iddiası, herkesin önünde küçük düşürücü bir şekilde reddedilmişti.

Tutum ve davranışları neredeyse anında değişti. Önceden diğer mahkumlardan uzak duran örnek bir mahkumken şimdi kendini onlarla çok iyi özdeşleştiriyordu. Önceden mahkumları gardiyanların otoritesini sarsmaktan vazgeçirmeye çalışırken artık büyük bir coşkuyla onlara katılıyordu. Önceden eski düzeni destekleyip korunmasına yardım ettiği halde artık gardiyanların yönetimini devirip yıkmaya kadar gidecek bir dizi yıkıcı eylemin elebaşı olmaya başlamıştı.

Bu mahkumun büyük dönüşümü, bugün toplumlarımızda düzenli olarak meydana gelen bir dizi psikolojik adımdan sonra oldu. Bu adımlar; ait olma isteği, yanlış tanınma, kopuş ve özdeşleşmemedir. Hapishane deneyimizin dışında hikaye şöyle gelişiyor: Radikal azınlık liderleri, çoğunluk otoritelerini azınlık grubu üyelerine karşı bir gözetim kültürü tesis etmek üzere kışkırtmak için şiddet ve nefreti kullanıyorlar. Bu kültür, yanlış tanınmayı besliyor ve bu da özdeşleşmemeyi ve ana akımdan kopuşu artırıyor. Bu uzaklaşma, radikallerin argümanlarına karşı çıkmayı zorlaştırıyor. Bir kişiyi radikalleştirmek için radikal azınlık seslerinin ve kişinin kendi deneyimlerinin yeterli olmadığını düşünüyoruz. Asıl etkili olan, bu ikisinin karışımı ve bunların birbirlerini destekleme ve güçlendirme özelliğidir.

Kanıt toplamaya devam ettiğimiz için burada sunduğumuz terörizm analizi tabii ki henüz son halini almadı. Bazı teröristlerin patolojik kişilikleri olabileceğini inkar etmiyoruz. Ancak terörizm, normalde eline silah alma ya da bomba patlatma yatkınlığı olmayan birçok insanı bir araya getiriyor. Bu anlaşıldığında şüphesiz ki grup seviyesinde bir inceleme yapılması gerekiyor; sadece radikal gruplar değil, grupların davranışlarını iten gruplar arası dinamiğin de incelenmesi gerekiyor. Bu hepimizin parçası olduğu ve şekillendirmeye yardımcı olduğu bir şey. Toplumumuzdaki azınlık gruplarına şüpheyle mi yaklaşıyoruz? Bizi temsil eden kişiler, azınlıkların vatandaşlık haklarını sorguluyorlar mı? Teröre karşı terörizmi çağıran bir şekilde mi tepki veriyoruz? İyi haberse analizlerimiz bizi sorunun bir parçası olarak görürken aynı zamanda bizi çözümün de bir parçası yapıyor.

Editörün notu: Çevirinin kaynağı Scientific American isimli, Amerika Birleşik Devletleri merkezli bir yayındır. Bu nedenle yazarın “biz” diye nitelendirdiği her durum özelde Amerika Birleşik Devletleri; genelde tüm dünya için geçerlidir.
Kaynak: Scientific American
Yazarlar: S. Alexander Haslam ve Stephen D. Reicher
Çeviri: Burçin İçdem