Atatürk’ün İçimizi Gururla Dolduran Anılarından bir demet…

791

”Benim adım Mustafa Kemal’dir. Ben ne diktatörüm, ne macera peşinde koşarım, ne de mağlubiyeti kabul eden bir kimseyim. Ben, yalnız milletimi düşünür, onun için yaşarım. Benim ve milletimin hakkı olan şeyi alırım. Alamayacağım bir şey yoktur.”

– Mustafa Kemal ATATÜRK

Yabancı Generallere Verilen Ders
Mustafa Kemal Birinci Dünya Savaşı’nda Viyana’dadır. Generaldir. Bir otelde kalmaktadır. Birçok ecnebi generaller ve diplomatlar da bu otelde kalmaktadır.

Mustafa Kemal, yemek salonuna indikçe Avusturyalı bir diplomat ailenin kendisine küçümseyerek baktığını hissediyor.

Bir kolayını bulup bu aile ile tanışıyor. İlk fırsatta Mustafa Kemal’e askerlikten bahis açarak bu mesleğin bilgi ile beraber tecrübeye de ihtiyacı olduğunu söylüyorlar ve hemen arkasından da:

“Türk Ordusu’nda sizin gibi genç generaller çok mudur?” diyorlar. Mustafa Kemal bunlara unutamayacakları bir ders vermek istiyor.

Ve iki gün sonra aynı aileyle birlikte yemek yiyorlar. Mustafa Kemal, Avusturyalıların genç general Napolyon’a karşı kaybettikleri meşhur Olm Meydan Muharebesi’ni anlatmaya başlıyor ve sözü şöyle bitiriyor:

“Evet muhterem baylar; Fransız Orduları’nı sevk ve idare eden Napolyon da Olm Meydan Muharebesi’ni kazandığı zaman çok genç bir generaldi.

”Avusturyalılar bundan sonra ne Mustafa Kemal ile yemek yemişler ve ne de Türk generallerinden ve tarihten konu açmışlardır. ( Niyazi Ahmet Banoğlu )

Atatürk’e Hakaretten Sanık Köylü

Atatürk’e hakaretten sanık bir köylü hakkında takibat yapılıyordu. Durumu Atatürk’e arz ettiler.

“Mahkemeye veriyoruz” dediler. “Size küfür etmiş.” Atatürk sordu: “Ben ne yapmışım ki ona?”

Evrakı tetkik edenler açıkladılar: “Gazete kâğıdı ile sardığı sigarayı yakarken kâğıt tutuşmuş da ondan.” Atatürk’e bunu söyleyen bir milletvekilidir.

Atatürk sormuş: “Siz hiç gazete kâğıdı ile sigara içtiniz mi?” “Hayır.”

“Ben Trablus’tayken içmiştim, bilirim. Pek berbat şey.

Köylü bana az küfretmiş. Siz bunun için onu mahkemeye vereceğinize, ona insan gibi sigara içmeyi sağlayınız!”

( Hilmi Yücebaş )

Olur Şey Değil

Muallimler Ankara’da bir içtima yapmışlar, içtimaa iki üç muallim hanim da iştirak ederek salonda ayrı bir yere oturmuşlardı.

Muallim hanımların içtimaa gitmelerini hoş görmeyen meclis’in sarıklıları gaziye şikayete gidiyorlar.

Gazi kizarak :
– “kimmis muallimler cemiyeti reisi ? Çagirin onu !”

Ve Mazhar Müfit birkaç dakika sonra içeri girince gürleyen bir sesle çııkışıyor :
-“siz muallimler içtimaada ne yapmışsınız ? Ne ayıp şey bu ?”

Mazhar Müfit şaşakalır. Gaziden bu hareket mi beklenirdi ? Sarıklılar muzaffer bir besaretle gülüyor. Sarıklılar neşe içinde gazinin sesi hep ayni tonda devam ediyor.

– “olur sey degil olur sey degil !”

Mazhar Müfit hala ayakta ve hala ne diyeceğini şaşırmış bir halde cevap vermeye çalışıyor :
-“efendim vallahi… ”

– “bırak bırak ben hepsini biliyorum; içtimaa muallime hanımları da çağırdınız. Fakat onları niye ayrı sıralara oturttunuz ?

Sizin kendinize mi itimadınız yok, Türk hanımının faziletine mi ? Bir daha öyle ayrılık gayrılık görmeyeyim, anladınız mı ?

Atatürk’ün nükteleri-fikralari-hatiralari sh 59

Atatürk’e Bir Köylünün Cevabı

Tarihimiz sayısız savaşlarla doludur. Biz bu savaşlardan başkaldırıp ne memleketi imar edebilmişiz, ne de kendimiz refaha kavuşmuşuzdur.

Bunun sebebi, bizim suçumuz da olduğu kadar düsmanlarımızdadır da. Çünkü basta moskoflar olmak üzere düşmanlarımız hep söyle düşünürlerdi :

– Türklere rahat vermemeli ki, başka sahalarda ilerleyemesinler…
Bunun için de sik sik başımıza belalar çıkarırlar, savaşlar açarlar, Balkan milletlerini istiklal diye kışkırtırlardı.

Biz böyle durmadan savaşırken de o zamanlar askere alınmayan gayri müslimler durmadan zenginleşirlerdi.

Onların neden zengin, bizim neden fakir kaldığımızı bir köylü, Atatürk’e verdiği kısa bir cevap ile gayet veciz olarak izah etmiştir.

Atatürk, Mersin’e yaptığı seyahatlerden birinde, şehirde gördüğü büyük binaları işaret ederek sormuş :

– Bu köşk kimin ?

– Kirkor’un…

– Ya şu koca bina ?

– Yargo’nun

– Ya su ?

– Salomon’un…

Atatürk biraz sinirlenerek sormuş :

– Onlar bu binaları yaparken ya siz nerede idiniz ? Toplananların arkalarından bir köylünün sesi duyulur :

– Biz mi nerede idik ? Biz Yemen’de, Tuna boylarında, Balkanlarda Arnavutluk dağlarında, Kafkaslar’da, Çanakkale’de, Sakarya’da savaşıyorduk paşam…

Atatürk bu hatırasını naklederken :

– Hayatımda cevap veremediğim yegane insan bu ak sakallı ihtiyar olmuştur, der dururdu.

Atatürk’ün nükteleri-fikralari-hatiralari, sh 18

Cumhuriyet

Atatürk, Mudanya yolu ile Bursa’ya gidiyordu. Kalabalık bir halk kitlesi iskelede etrafinı çevirmiş bulunmakta idi.

Bir kadının, elinde bir kağıtla Atatürk’e yaklaştığı görüldü.

İhtiyar, zayıf bir kadındı. Ata’nın yolunu keserek titrek bir sesle:

– Beni tanıdın mı oğul? Dedi.

Ben sizin Selanik’te komşunuzdum. Bir oğlum var; devlet demiryollarına girmek istiyor.

Siz onu alsınlar dediniz. Fakat müdür dinlemedi. Oğlumu yine işe almamış..ne olur bir kere de siz söyleseniz.

Atatürk’ün çelik bakışlı gözleri samimiyetle parladı…

Elleriyle geniş jestler yaparak ve yüksek sesle :

– Oğlunu almadılar mi? Dedi. Ben tavsiye ettiğim halde mi almadılar Ne kadar iyi olmuş… Çok iyi yapmışlar… İşte Cumhuriyet böyle anlaşılacak…

Kadın kalabalığın içinde kaybolmuştu. Ve Atatürk adeta vecd (çosku) dolu bir sesle:

– İşte Cumhuriyetten beklediğimiz netice… Diyordu.

Köymen, Hulusi; Atatürk’ü anmak kitabından, s. 260

Bayrağa Saygı

Atatürk bu engin insanlık duygusu ile milletlerin istiklali prensibine olan gönülden saygı ve bağlılığını İzmir’e girdiği sırada da göstermişti…

O’na İzmir’de Karşıyaka’da bir ev hazırlanmıştı ki, bu evde işgal esnasında Yunan kralı Konstantin’de kalmıştı…

Evin sahibinin oğlu ile hazırlıkta çalışanların bazı yakın akrabası Yunanistan’da esir bulunuyorlardı işgal esnasında, bütün Türkler gibi çok ızıdırap çekmişlerdi;

İçlerinden yaralıydılar ve Yunanlılardan öç almak ateşiyle yanıp tutuşuyorlardı.

Bu duyguların etkisi altında evin dış merdiveninin üzerine, muzaffer başkomuta’nınınn basıp geçmesi için, ipek bir düşman bayrağı sermişlerdi…

Atatürk yere serili bayragın önünde durmuştu; etrafında bulunan kadın-erkek İzmirliler, kendisini içeriye girmeye davet ediyor, gözleri yaşlarla dolu:

“buyurunuz, geçiniz, bizim öcümüzü yerine getiriniz. Yabancı kral bu evden içeri, bizim bayrağımıza basarak girmişti; siz lütfedin, bu karşılıkla o lekeyi silin.

Burası bizim şehrimizdir, bu ev sizin evinizdir, bu hak sizindir” diye yalvarıyorlardı.
Hiçbir durumda benliğini ve sağduyusunu kaybetmeyen civanmert insan; kendilerine en tatlı bakış ve sesi ile:

“o, geçmişte hata etmiş; bir milletin iskitlalinin timsali olan bayrak çiğnenmez, ben onun hatasını tekrar edemem,” cevabını vermişti ve ancak bayrağı yerden kaldırttıktan sonra beyaz mermerlere basarak içeri girmişti…

Soyak, Hasan Rıza; Atatürk’ten hatiralar, s. 136

Benim Adım Ata Değil

Atatürk’ün sinirlendiği önemli bir nokta vardı. Gazetelerde, kendisine “Ata” denildiğini okudukça şöyle dedi:
— Benim adım Ata değil, Atatürk’tür! Bazı gazeteler neden böyle yazarlar?

Şükrü KAYA Kaynak: Dünya Gazetesi, 10.11.1953

Devletin İmkanlarını Kullanma

Sivas kongresi sonrası, heyeti temsiliye’nin Ankara’ya gelmesi kararlasştırıldıktan sonra Mustafa Kemal ve Hüseyin Rauf beraberlerindekilerle Ankara’ya geldiklerinde Keçiören yolu üzerindeki ziraat mektebi’ne misafir edilmişlerdi.

Daha sonra Mustafa Kemal Ankara istasyonundaki gar müdürlüğü binasına yerleşti. Burası hem evi, hem çalışma yeriydi.

O tarihlerde Ankara vilayetinin şehir merkezi kale ve onun hemen çevresi idi. Keçiören, Etlik, Dikmen, Ayrancı’da bağ evleri vardi.

Bunlar arasında Çankaya’da papazın bağı olarak adlandırılan iki katli ev Mustafa Kemal’e armağan edildi ve o da evi ordu’ya devrederek evin adı ordu köşkü oldu.

İki katlı binaya 1924’de ilaveler yapıldı fakat bina ısıtılaıyor idi. Zafer, inkilaplar, cumhuriyet, dünyanın üzerimizde toplanan gözleri, Mustafa Kemal’in müstesna şahsiyeti, mütevazi de olsa yeni bir devlet başkanlığı konutunu zorunlu kılıyordu.

Mustafa Kemal yeri kendi seçti, kayalar düzenlendi, dis cephe pembe rengin hakimiyetinde, içerde yeşilin her tonu ile ve planın esasi Mustafa Kemal’in olan yapı 1932’de tamamlandı ve ayni yılın haziran ayında da taşınıldı.

Pembe köşkün döşenmesi için bütçede pek mütevazi para vardı. Gazi, gerekli olanı şahsi imkanları ile karşılama kararı aldı ve kendisine tavsiye edilen o günlerde Beyoğlu istiklal caddesinde bir Türk’ün açtığı dekorasyon mağazası sahibi Selahattin Refik beyi Ankara’ya davet etti.

Binayı gezdirdi, arzularını açıkladı ve kendisinden teklif istedi.

Kısa süre sonra kendisine sunulan tasarıyı inceledi, muhatabı konuyu gerçekten biliyordu ve anladı ki, kendisini tanıyanlarca da uyarılmıştı.

Buna rağmen teklifleri hazırlayanları kırmadan ülkenin mütevazi imkanlarını izah edebilmiş olmanın rahatlığı içinde feragatlar istedi.

O sırada Ata’nın yanında olan Ankara belediye Başkanı Asaf İlbay Bey Ata’nın su açıklamasını kaydeder.
“biliyorsunuz burası Cumhurbaşkanlığı Köskü…

Mülkiyeti devletin… Benden sonra buraya meclisin veya belki milletin doğrudan seçeceği zatlar gelecek. Bu eşyaların parasını benim şahsen verdiğimi sizler biliyorsunuz ama, yarin bunu bilmeyenler içinde yanlış hükümler veren olmaz mı?

Memlekete en zaruri hizmetlerin yapılamadığı bütçe darlığı içinde israf yapıldığını düşünenler bulunmaz mı? Bir endişem de karar mevkinde olanlarn şahsi arzularını devlete yükleme mevzuunda beni emsal göstermelidir.

Bunu hiç istemem.”

Sonra Selahattin Refik Bey’e döner:
“şahsi imkanların olsa bile, böyle mekânlara asgari masraflarla rahat ve zevkli tefrisi tercih etme tercihindeyim. Beni anlıyorsunuz zannederim.” Der.

Cemal Kutay, Atatürk olmasaydi

Milletvekili Ayrıcalığı

Atatürk bir sabah Florya’dan Dolmabahçe Sarayına dönüyor. Yeşilköy istasyonunun önünden geçerken birdenbire otomobili durduruyor ve Başyaver’e:

– Sorunuz, tren var mi? Diye emir veriyor.

O sırada tren hemen hareket etmek üzeredir, hep birlikte otomobilden inip yanındakilerle trene biniyor. Karar ani verildiği ve tatbik edildiği için bu trene biniş hemen kimsenin nazari dikkatini çekmiyor.

Bir müddet sonra, her şeyden habersiz olan kondüktör Ata’nın bulunduğu kompartımana geliyor. Kafileyi görünce çekilmek istiyor. Ata hemen sesleniyor;

– Vazifeni yap! (yanındakileri göstererek) bu efendilere niçin bilet sormuyorsun?
Yanindakiler cevap verirler.

– Paşam biz mebusuz. Tren bileti almayız. Parasız seyehat ederiz.
Ata hayretle:
– Bu imtiyazi hiç begenmedim, der. Çok ayıp ve acayip bir kaide. Çok güzel halkçılık!

Ali Kılıç

Atatürk’ün Eşitlik Anlayışı

Atatürk bir gün Dolmabahçe’den gizlice çıkar, Topkapı Sarayı Müzesi’ne gelir. Müzeyi gezmek ister. Kendisini kapıcıya tanıtır, fakat kapıcı “Henüz saat 9 olmadı, memurlar da gelmedi. Atatürk değil, kim olursan ol, bekleyeceksin” der.

Hiç şüphe yok ki, kapıcı Atatürk’ü tanımamış ve birden fazla bu sözlere muhatap bulunduğu için gelenin Atatürk olabileceğine inanmamıştır.

Fakat bu olayda mühim olan nokta Atatürk’ün kapıcının sert cevabı karşısında ısrar etmeyerek, bir kenara çekilip, saatin 9 olmasını ve memurların gelmesini beklemesidir.

S. Arif Terzioğlu, Yazılmayan Yönleriyle Atatürk, s. 4

Büyük Atatürk Ölünce; Sene 1938,On Kasım…

İstanbul Üniversitesi’nde saat 9’u 5 geçenin meşum haberi duyulmuş… Bir Alman profesör var, hukuk fakültesinde, o da duymuş, şaşırmış.

Derse girsin mi, girmesin mi bir türlü karar veremiyor. O sırada aklına rektöre müracaat etmek gelir. Kalkar, yanına gider. Aralarında şu konuşma geçer:

“Efendim, mütereddidim. Acaba ne yapsam?”

“Sizde böyle büyük bir adam ölünce ne yaparlarsa, onu yapın.”

İşte o zaman Alman profesör kollarını iki yana sarkıtarak:

“Bizde bu kadar büyük bir adam ölmedi ki…” der.

Hilmi Yücebaş, Atatürk’ün Nükteleri-Fıkraları, Hatıraları, İstanbul, Kültür Kitapevi, 1963, s. 3

Gömüleceği Yer

O’nun kabri Ankara’da olacaktır. Fakat bu şehrin neresinde? Çünkü O’nun en son kuvvetli isteği bir an önce Ankara’ya dönebilmekti.

Biri Büyük Millet Meclisi’nden İstasyon’a inen cadde üzerindeki yuvarlak yer, diğeri Çankaya’daki yeni köşkün mermer havuzu. Bu yerler şu nedenle konuşulmuştur:

Bir akşam Atatürk’ün etrafında toplananlar arasında, O’nun ölümlü oluşu üzerinde durulmuş ve özellikle kendisi 1926 suikast girişiminden sonra söylediği cümleyi tekrar etmişti.

“Benim naçiz vücudum bir gün elbette toprak olacaktır. Fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır.” dedikten sonra “Milletim beni istediği yerde yatırsın, yeter ki beni unutmasın,” demişti.

Meclisin altındaki yuvarlak yeri ortaya atan kişiye ise, “iyi ve kalabalık bir yer, fakat ben böyle bir arzumu milletime vasiyet edemem”.

Ancak, gene o akşam ileri sürülen bir fikrin kendisini çok duygulandırdığını, bugün bile hatırlıyorum.
Memleketin bütün sınır boylarından getirilecek toprak üzerinde yatmak.

Recep Peker, hararetle bu fikrin sembolik savunmasını yapmıştı.

Atatürk, böyle bir fikrin uygulanmasından ancak, ölümlü vücudu için hoşlanacağını ve gurur duyacağını anlatırken bana bakarak: “Bunu unutma!” demişti.

Prof. Dr. Afet İNAN

Kaynak: Ulus Gazetesi, 25.06.1950

Rahat uyu Ata’m…