ANADOLU’NUN TAM BİN YILLIK HİKAYESİDİR BU.! Bin yıl önce bu topraklarda insanlar nasıldı ne yapardı biliyor musunuz

691

Bin yıl önce bu topraklarda insanlar yoksul ama özgürdü.
Köylüler ve halk bizansın sadece adını duyardı.
Ankara’ karargahından ayrılmazdı bile askerler.
En güçsüz zamanlarıydı bizansın.
Her milletten her dinden insan yaşardı anadolu’da.

Yahudi Ermeni Rum Türkmen mogol kaçkını orta asyalılar.
Acem farslı arap kürt hepsi vardı.
Hepsi az çok birbirlerinin dilini bilir anlaşırladı.
Çünkü hepsinin birbirlerine ihtiyacı vardı.

Ermeniler zanaatkardı.
Yahudiler ticaret erbabıydı.
Rumlar esnaftı.
Türkmenler ve müslümanlar tarım ve hayvancılıkla avcılıkla meşguldu.
Herkesin dini ayrı olsada yaradanlarının tek olduğunu bilirlerdi.

Musevi ortodoks tengrici şamanist zerdüşt hepsi yaradanlarına kendi dillerinde ibadet ederlerdi. inançlarından dolayı hiç bir zaman anlaşmazlık yaşamazlardı.
Çünkü müslümanlarda sonradan Mevlana ve Yunus Emre’nin etkilendiği Ahmet Yesevi,Hallaç’i Mansur gibi alimlerin insan sevgisini ön planda tutan bir islam anlayışı ile özdeşleşmişlerdi. Bu bir tür orta asya önceki inançlarıyla islam inancının iyiye güzele ve sevgiye dayalı senteziydi.

Komşular birbirlerine bağlıydı biri hasta olsa hangi dinden olursa olsun onu hekime kadar sırtında taşır götürürdü. Kimsenin kapısında kilit olmaz herkesin her şeyi ihtiyacı olanlara açık olurdu.çünkü tek güvenceleri ve sigortaları yine birbirleriydi. Bu tür içtenlik ve yakınlık özel bir davranış gibi değil,gelenek ve görenekleri bu şekilde oturmuş ve alışkanlık halini almıştı.

Bu insanlar birbirine hiç sadaka vermezlerdi. bu tür bir alışkanlık onlar için yüz kızartıcıydı.
Eskiden insanların geçimi ancak kendilerine yetecek kadardı. Hayvanlarla günde en fazla bir yada iki dönüm işleyebilirlerdi.

Bir insanın başına bir kaza geldiğinde zor durumda kaldığında mahsülünü dolu alır, soğuk alır, yada hastalıktan olmadığı zaman.veya sel yangın gibi bir kazaya uğradığında insanlar kimseden yardım istemez, sadece tanrılarına dua ederler tanrılarından yardım isterlerdi.
Onun zor durumda olduğunu bilen komşusu köylüsü onun ihtiyacı olan malzemeyi gece gizlice onun bacasından içeriye atardı.

Yardım eden kişi bunu yardıma muhtaç insana değil tanrıya bağışlardı.
Yardımı alan kişi bunun tanrı’dan geldiğine inanır,kimseye karşı kendini borçlu hissetmezdi.
Yardım eden kişi kendisinin yardım ettiğini Allah’tan başka kimse bilmez bilirse veya dolaylı yönden şüphe duyulacak bir davranışta bulunursa,bunun sevabı olmaz aksine yardım ettiği kişiye borçlu sayılırdı.

Çünkü o zaman Tanrı aradan çıkmış olacak,yardım alan kişi kendine yardım edeni tahmin ederse ona karşı kendini borçlu hissedecek.sürekli ona minnet duyacak eziklik hissedecek.
Bu şekilde yardım eden kişi yardım ettiği adamın manevi olarak hakkını yemiş olacaktı.
Yardım edenin ettiği yardım başkalarına duyulur ve tahmin edilirse çevrede bunun itibarını kazanacak ve ettiği yardımdan daha fazlasını almış olacaktı.

O nedenle iyilik yapmak isteyenler yapacağı iyiliği Tanrı’ya yapmış sayılır.ahirette bunun karşılığı ile ödüllendirilir.Yardım alan kişi de Tanrı’sına şükreder ve bağlılığını sürdürür.
insanlar bu şekilde ayrışmadan birbirlerini rencide etmeden sevgiyle yaşayıp giderlerdi.
Noel babanın bacadan hediye atmasının kökeni de taaa oralara dayanır.

Şimdiki tarih Türklerin Anadolu’ya gelişini 1071 sonrası dese de bu gerçeği yansıtmaz daha uzun yıllar öncesinden Türkmenler dağınık ve kalabalık şekilde Mersin üzerinden Denizli’ye(tenguzlu) kadar gelmiş yerleşmişlerdi. Alparslan bu sebeble burada daha önce yerleşen türkmenlerin gücüyle bizansı alt edebilmişti.

Türklerin Anadolu’ya gelmesi ve selçuklu’nun kurulmasıyla bu baca kültürü ve sosyal yardımlaşma dergah ve tekkeler aracılığı ile yapılmaya başlandı. insanlar ihtiyaç fazlası olan varlıklarını Allah adına dergahlara bağışlarlardı dergahlar her derde derman ve yardım yuvalarıydı.

Aç açıkta kalanlar dergaha gider ihtiyacını karşılardı her dergahta tabibler bulunur insanları tedavi ederlerdi.Bu iyilik yuvalarını inancın kutsaliyetiyle özdeşleştirip bütünleştirmişlerdi.
O zamanki insanlar dergahlarda hiç kimseye hangi inançtansın millettensin diye sormazdi sonra ki yüzyıllarda suni arap islam inancı yavaş yavaş kendini belli etmeye baslayınca sorulmaya başlandığında sevgili Yunus’un en büyük isyanı buna olmuştu.

Yetmis iki millete
Bir göz ile bakmayan
Şeriatın evliyası olsa
Hakikate asidir

Sen sana ne sanırsan
Ayruğa(baskasına) da onu san
Dört kitabın manası
Budur eğer var ise

Dört kitabın mânâsı
Bellidir bir elifte
Sen elifi bilmezsin
Bu nice okumaktır

Yunus Emre der hoca
Gerekse bin var hacca
Hepisinden iyice
Bir gönüle girmektir

Yunus Emre’nin bu sözleri kim olursa olsun insana verilmesi gereken önemi yansıtmaktadır.
insanlar bu şekilde ayrışmadan birbirlerini rencide etmeden sevgiyle yaşayıp gitmişlerdi Taa ki Fatih’in istanbul’u alıp Ak şemşettin’i de danışmanı yapıncaya kadar.çünkü imparator olmanın da belli kuralları vardır.Bu durum yavuz selim’in Şah ismaille savaşına kadar yavaş yavaş sonrasında hızla değişim göstermiştir

O günden sonra bu dergahlar imparotorluğun üniter devlet yapısına ve otoritesine tehdit olarak görüldü isyan potansiyeli yüksek olması gerekçesiyle Fatih’in Anadolu beylerbeyi olarak atadığı Rum asıllı ishak pasa tarafından başta germiyanlılar olarak Bütün bu Türk yurtları dergahlar tekkeler kılıçdan geçirildi ve osmanlı en fazla türk katleden imparatorluk ünvanını kazandı.

Osmanlı tarihinde türkleri katlettiği kadar başka hiç bir milleti katletmedi.
insan