“Affet beni oğlum, 18 bin liram yoktu ! “

1142

Acılı anne, tabuda sarılmış oğlundan özür diliyordu:
“Affet beni oğlum, 18 bin liram yoktu. Affet oğlum!”

Baştan söyleyeyim, bu ülkede her erkek çocuk eğer fakir bir ailede doğmuşsa, asker doğmuştur. Yirmi yaşına geldiğinde onu ailesi ve komşuları şenliklerle uğurlar ve hep birlikte bağırırlar: “En büyük asker bizim asker!” diye. İşte tam o anda, oğlu asker olan annenin yüreğine, bir ateş düşer. Ateş öyle yakıcıdır ki, anne oğluna sarılırken içinden bildiği bütün duaları defalarca okur, Rabbine yalvarır, oğlu sağ salim geri dönsün, diye.

Sadece anneler mi, nişanlısını askere uğurlayan kızlar kimselere görünmeden gözyaşlarına boğulurlar. Çünkü bütün tantanaya, havalara kaldırıp omuzlarda taşınmaya rağmen, canlarını ölüme yolladıklarını ezbere bilirler. Yoksul semtlerde oturan Türkiye ahalisi mutlaka ya bir şehit ailesine taziyeye gitmiştir ya da kendi ailesinde bir şehit ya da kazayla ölmüş bir er bulunur.

Bir zaman sonra, otogarda kalabalığın “en büyük bizim asker, başka büyük yok!” nidalarıyla uğurladığı birinin cenazesi gelir ve kalabalık gene bağırır. “Şehitler ölmez vatan bölünmez!” Anneler, babalar sessizce “vatan sağ olsun” der.

Sormazlar, neden benim oğlum öldü? 

Neden başkalarının çocuğu 18 bin lira ödeyip bir gün bile askerlik yapmadan teskere aldı? Sormazlar, tıpkı madenlerde neden kaza olduğunu ve yüzlerce insanın öldüğünü sormadıkları gibi. Neden çocuklarının pahalı okullara gidemeyip anca imam hatibe mecbur kaldığını sormadıkları gibi. Yoksul bir Kürt’le yoksul bir Türk’ün daha doğuştan kaybedenler olduğunu sormadıkları gibi.

Sabahtan akşama kadar öldürücü sıcakta meyve toplayıp neden 30 lira aldıklarını sormadıkları gibi. Neden evlerinin bir göz oda olduğunu sormadıkları gibi. 18 bin lirası olanların neden iki çocuktan fazla yapmadıklarını sormadıkları gibi.

Neden evde sadece bulgur ve yoğurt yediklerini sormadıkları gibi. Onların adı yoksullardır ve ne yazık ki, öğrenilmiş bir çaresizlikle sadece tanrının bütün bu adaletsizliği göreceğini ve onları cennetiyle ödüllendireceğine inanırlar.

Ama tanrı onları görmez. Tanrı zenginleri sever. Onların çocukları sınır boylarında ölmez! Onların çocukları şehit olmaz! Onların çocukları sokaklarda dilenmez! Onların çocukları sokak köşelerinde tiner koklamaz! Onların çocuklarının karanlık sinemalarda ırzına geçilmez! Karıları E- 5 yolunda müşteri beklemeye çıkmaz! Kızları fahişe olmaz! Tanrı onlara iyi okullar sunar, tanrı onlara iyi kariyerler sunar, Tanrı onlara yatlar, katlar sunar.

Tanrı onlara dünyada bir cennet sunar. Onlar öbür dünyayı beklemezler!

Cennette ödüllendirileceklerini düşünenler, gerçeği söyleyenleri de pek sevmezler! “Bu HES’ler senin derelerini kurutacak” denildiğinde söyleyen kişiye şüpheyle bakarlar, “bize iş sahası açacaklar” derler. Sonunda dereler kurur ve “vay biz ne yaptık” diye dövünürler, ancak o zaman kendilerine gerçekleri söyleyenlere güvenmeye başlarlar.

Ama çok geç olmuştur, ormanlar kesilmiş, dereler kurumuş ve termik santrallar çoluk çocuk çok can almıştır. Cennette ödüllendirileceklerini düşünenler, zenginlerin kestiği ama esaslı parçalarını kendilerine ayırdıkları kurbanın üç kuruşluk eti kendilerine düştüğünde bir sevinirler, bir sevinirler. Kurbanı kesene kurban olurlar. Mitinglerde dağıtılan üç kuruşluk yemeği nimetten sayarlar ve sahibine oylarını teslim ederler.

Bir gün olsun şu soruyu sormazlar: “Neden ben böyle yoksulum?” 

Çünkü Tanrı’nın kendisini böyle yarattığına inanırlar. Birileri itiraz etse, “biz neden yoksuluz” diye, başkaldırsa, yanıtları hemen hazırdır bu nedenle: “Beş parmağın beşi bir olmaz” ve “Koç’un çok parası vardı ama istediğini yiyemiyordu” sözünü dillerine pelesenk etmişlerdir.

Asgari ücretli işlerine sımsıkı yapışırlar, uğruna en yakın arkadaşlarını bile hiçe sayabilirler. Sendikacılar, solcular onlar için uzak durulması gereken tehlikeli tiplerdir. Tersanelerde, inşaatlarda ölen arkadaşları için üzülürler ama “kader” deyip geçerler.
Ve bir şehit annesi “Oğlum beni affet. 18 bin liram yoktu” diyerek, oğlundan özür diler.

Işıl Özgentürk