Ben Afife

273

Ben Afife

1902 yılında İstanbul’ da Kadıköy semtinde dünyaya geldim. Dedem Dr. Sait Paşadır. Babam Hidayet Bey.

Yıl 1918. O dönem İstanbul Kız Sanyi Mektebi’ nde okuyordum. Ama aklım tiyatrodaydı. Tiyatro sevgisiyle 1918’de, Türk ve Müslüman kadınlarının sahneye çıkmaları yasak olan bir dönemde Dârülbedâyi’ ye (Şehir Tiyatroları) alınmak üzere açılan sınava girdim.

10 Kasım 1918 yılında tiyatro kadrosuna stajyer olarak alındım.18 Aralık 1918 yılında ise “mülazım artistlik” (stajyer oyuncu) kadrolarına geçtim. Bir yılı aşkın bir süre boyunca bütün provalara katıldım kendimi sahneye hazırladım Ama bir türlü sahneye çıkamadım.

1920 yılında Dârülbedâyi, Hüseyin Suat’ın “Yamalar” adlı oyununu Kadıköy’deki Apollon Tiyatrosu’nda (şimdiki Reks Sineması) sahneye koyuyordu. Bu oyunda Emel adlı kızı oynayan Eliza Benemenciyan topluluktan ayrılıp yurt dışına Paris’e gittiği için bu rolü yüklenecek bir bayan sanatçıya ihtiyaç vardı. Bu rol için seçildim ve  “Jale” takma ismiyle Kadıköy’de Apollon Tiyatrosu’nda sahneye çıktım. O gece tiyatroya gelen zaptiyeler, yöneticilere uyarıda bulundu. Ama ben pes etmedim.

Bir hafta sonra da “Tatlı Sır” ve “Odalık” oyunlarında da polis baskını ile karşılaştım. İçişleri Bakanlığı’nın gönderdiği bir genelgeyle Müslüman kadınların sahneye çıkmaları yasaklanmıştı. Polis beni tutuklanmak isteyince, Kınar Hanım tarafından arka bahçeye kaçırılarak polislerin elinden zor kurtuldum.

Üçüncü piyesi olan Odalık’ ta oynarken, polis yine tiyatroyu bastı. Bu kez de makine dairesinden kaçırıldım. Bu baskınlarda arkadaşlarımın yardımı ile kaçırılsam da daha sonra polis beni yakaladı ve karakola götürdü. Karakolda “Dinini, milliyetini unutan sen misin?” diyerek beni tartakladılar hakaret ettiler.

Babam Hidayet Bey tiyatroya baştan beri karşıydı. Onun gözünde artık bir fahişeydim.  Bir gün bana “Fahişe, benim Afife diye bir kızım yok artık” diyerek bağırmaya başladı. Ben artık sahnede Jale adını kullanmaya başladım. Baba evimi terk ettim. Evden ailemden yaşamak çok zordu.

O arada Dâhiliye Nezareti 4 sayılı bildiriyi Darülbedayi Yönetim Kurulu’na gönderdi. Bildiride, Müslüman kadınların kesinlikle sahneye çıkamayacakları yazıyordu. Bu bildiri üzerine, Darülbedayi’ deki ücretli görevime de son verildi.

Artık hayat benim için çok zorlaşmıştı. Güvencesiz ve parasızdım ama tiyatro benim için bir tutkuydu ve gözüm başka bir şey görmüyordu.

Şiddetli baş ağrıları yaşıyordum. Tiyatrosuz kalmak sinirlerimi alt üst etmişti. Kaçışı haplarda ve uyuşturucuda bulmaya başladım. Aşık olduğum eczacının yaptığı ağrıkesici iğneler alışkanlık yapmış fayda etmiyordu. Bana morfin vermeye başladı ve ben artık morfin bağımlısı olmuştum.

Bir süre sonra ortalık biraz duruldu. Birkaç yıl sonra Burhanettin Tepsi Kumpanyası ile Anadolu’da turneye çıktım, yeni tiyatro topluluğu ile Kadıköy’de oynadım, daha sonra da Fikret Şadi‘nin Milli Sahne’siyle çeşitli kentlerde temsiller verdim.

Nihayet 1923’ten sonra Türk Kadınları Atatürk’ün emriyle sahneye çıkmaya başladı.

1928 yılında arkadaşımla gittiğim Hafız Burhan konserinde Tamburi Selahattin Pınar ile tanıştım. İkimiz de yirmi beş yaşındaydık. Birbirimize deliler gibi âşık olduk ve evlendik. Bana şarkılar besteliyor aşkını müzik sayfalarına yazıyordu Selahattin. Fatih camii karşısında bir apartmana yerleştik.

Her şeyi beraber yapıyorduk. Gençliğimizi acılar içinde harcadıktan sonra birbirimizi bulmuş olmamız tarifsiz mutluluktu. Şiirler yazıyor şarkılar söylüyorduk. Ama bu çok uzun sürmedi. Tiyatrosuz yaşayamıyordum ve içinde bulunduğum boşluğu uyuşturucu ile dolduruyordum. Morfinden kurtulamıyordum.

Selahattin odamın anahtar deliğinden içeri baktığında, damarıma morfin şırınga ettiğimi gördü ve çöktü. Morfin için eczacıyla ilişkiye girmiştim. Ama o bana öfkeden çok, merhamet duyuyordu. Beni hayata döndürebilmek için çırpınmaya başladı. Sürekli melankolik besteler yapar olmuştu. Ama Bir süre sonra, benim morfin bağımlılığı ile başa çıkamamaya başladı. Tiyatrodan uzak kalmak, sahneye çıkamamak, beni mutsuz kılıyor, kurtuluşu yalnız “iğne” de buluyordum.

Çırpındık,  ama gidişi geri çeviremedik… Olmadı! Selahattin’  de morfin tuzağına düşer gibi oldu. Bunun üzerine ; “Terk et beni” diye yalvardım ona. “Yoksa sen de mahvolacaksın, bırak beni ” dedim. Bu yalvarıştan altı ay sonra Selâhattin beni terk etmek zorunda kalmıştı. Ve 1935 yılında boşandık.

Artık benim için en kötü yıllar başlıyordu. Bundan sonra içine düştüğüm girdaba büsbütün batarak, sefalet içinde sürünmeye başladım. Kimsesiz ve beş parasız, tenha parklarda yatıp kalkıyor, aşevlerinde karnımı doyurmaya çalışırken, Selahattin’in benim ardımdan yazdığı şarkıları taş plaktan dinleyip ağlardım. Ayrılık acısını yeni bir evlilikte dindirmeyi deneyen Selahattin  ise hiç birlikte yatmadığı bu kadından kısa sürede ayrılır.

Kimsesizliğimin, terk edilmişliğimin, yoksulluğumun son durağı olan, Bakırköy Akıl ve Sinir Hastanesi’nde geçirdim yaşamımın son yıllarını…

24 Temmuz 1941 günü henüz 39 yaşımdayken, bir deri bir kemik veda ettim hayata.

Ölümüm gazetelere haber bile olmadı.

Cenazeme 4 kişi katıldı.

Ben Jale, Afife Jale…